GÖNÜLLER
SULTANI, CELVETÎ PİRİ
Aziz Mahmud-ı Hüdâî (Üsküdârî)
Kaddesallahu Sırrahulaziz
Cihan Pâdişâhlarına Yön
Veren Eşsiz Bir Mâneviyat Sultanı
Vefatından sonraki
kerametleri
1974
Kıbrıs harbi sırasında
yaşanılan olayın resimli öyküsü
| Yıl bir 1975. Öğle namazına yakın
bir vakitte Hazret-i Pîr'in türbesi önüne nûr yüzlü, buğday tenli ve
tıknaz boylu bir genç gelmişti. O an tesâdüfen Azîz Mahmûd Hüdâyî Câmii'nin imâmına rastladı ve: Böyle bir suâl karşısında şaşıran imâm Muharrem Efendi: "-Oğlum! Evet Azîz Mahmûd Hüdâyî burada!" dedi. Hazret-i Pîr'in orada olduğunu duyan genç, sevinçle: "-Lütten beni onunla görüştürünüz!" dedi. Fakat buna bir mânâ veremeyen Muharrem Efendi, türbenin yanında olduklarından tekrar: "-Oğlum! Azîz Mahmûd Hüdâyî burada!" dedi. Genç de, talebini tekrarladı: Muharrem Efendi, hâlâ gencin hâlinden bir şey anlamadığından mes'eleyi çözebilmek için: "-Evlâdım! Sen Azîz Mahmûd Hüdâyî'yi tanıyor ve biliyor musun" diye sordu. Yüzü gibi sînesi sâf olan delikanlı da, lafın böyle uzayıp gitmesine ve muhâtabının kendisini neden Mahmûd Hüdâyî ile görüştürmek istemediğine hayret ederek: "-Ben Azîz Mahmûd Hüdâyî'yi yakından tanıyorum. Beni buraya o dâvet etti. Biz onunla ziyâret husûsunda sözleşmiştik. Benim geleceğimden haberi var." dedi. Sözün burasında Muharrem Efendi, mes'elenin farklı bir vechesi ve sırlı bir nüktesi mevcûd olduğunu nihâyet idrâk etti ve merakla sordu: "-Evlâdım! Nasıl sözleştiniz?" Genç anlatmaya başladı: çıktı. Bana tatlı ve mütebessim bir çehre ile baktı ve: "-Oğlum! Burası düşman hattıdır. Ben de: Nûr yüzlü ihtiyâr, hafifçe başını salladı: Birlikte müthiş bir ateş topu altında yola koyulduk. O mübârek insan, gâyet sâkin bir yolda yürüyormuşçasına rahattı. Her hâli beni ayrı bir şaşkınlığa sevkediyordu. Bana ismimi, nereli olduğumu v.s. birçok suâller sordu. Ben de istediği cevapları verdikten sonra iyice merak edip kendisini sordum: "-Baba! Ya sen kimsin?" O da: Sonra: dedim. O güzel yüzlü mübârek insan, adres olarak sadece: Bu arada birliğime gelmiştik. Minnet, muhabbet ve hürmetle bu güzel insanın elini öptüm. Kendisiyle vedâlaştım. Sonra da kumandanımın yanına gittim. Beni bir anda karşısında gören kumandanım, pek şaşırdı. Benim o ateş çemberinden nasıl olup da kurtularak birliğime ulaştığıma hayretle haykırdı: Ben de: dedim. Harb bittikten sonra memleketime döndüm. Ancak Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin bana yapmış olduğu iyilik hiçbir vakit aklımdan çıkmadığı için bir vefâ borcu olarak nihâyet ziyâretine niyetlenip Üsküdar'a geldim. Sorduğum kimseler: diyerek burayı târif ettiler." Bu arada sükût edip derin bir nefes alan genç, Muharrem Efendi'ye önceki talebini tekrarladı: dedi. Böylece mes'eleyi bütün yönleriyle öğrenen Muharrem Efendi, şâhid olduğu bu mânevî manzara karşısında pek duygulandı. Yalvarırcasına gözlerinin içine bakan delikanlıya bir müddet hiçbir şey diyemedi. Sonra da kendini toparlayıp içli bir sesle âdetâ kekeleyerek hulâsaten: Bu cevabı duyan vefâkâr ve imanlı genç, daha o an öğrendiği hakîkat üzerine son derece müteessir oldu. Kendisini görmek niyet ve hasretiyle geldiği ve hayatını borçlu olduğu büyük velînin sadece türbesiyle karşılaşmıştı. Harp sahasının o müthiş hengâmında yaşadığı mânevî tasarrufun daha yeni yeni farkına vardı ve bir çağlayan hâlinde hıçkırmaya başladı. Ellerini yüzüne kapadı; uzun bir müddet içli içli ağladı. Hüdâyî mihrabının imâmı da, ağlıyordu... |
Mektuplarınız için adresimiz